BPA Kanser yapıyor

Çağımızın korkulu rüyası olarak bilinen kanser vakaları gün geçtikçe artış gösteriyor. Özellikle kullandığımız kimyasal ürünlerden aldığımız söylenen kanser yapıcı maddelerin başında polikarbon geliyor. Polikarbon, PVC gibi bazı plastiklerin ve biçimlendirildikten sonra sertleşebilen plastik hammaddelerin üretiminde kullanılan kimyasal bir maddedir. Genellikle Polikarbonat damacanalar, biberonlar, saklama kapları ile PVC kap ve şişelerin imalatında ve konserve kapları gibi kapların iç astarlamasında kullanılmaktadır.

Kullandığımız pek çok ürünün içeriğinde yer alan bu BPA maddesinden nasıl korunabiliriz? Kanser yüzünden yakın zaman da kaybettiğim travesti bir arkadaşım plastik şişelerden çok fazla su tüketiyordu. Kanser olmasına neden bu plastikler içerisinde bulunan BPA maddesi mi idi, bilemiyorum. Fakat yine de bazı korunma yöntemlerinden bahsetmek istiyorum.

Su içtiğimiz pet şişeleri tekrar tekrar kullanmamalı ve çizilmiş olanlarını atmalıyız. Saklama kaplarında ise mikrodalgada kullanılanlarını tercih etmeliyiz. Yine de mikrodalgada plastik ürünleri kullanmak doğru değildir. Streç plastikler de ısıtma esnasında kullanılmamalı ve gıdaya değmemelidir. Özellikle bu plastik kapların bulaşık makinesinde yüksek ısı ile yıkanmaları ile birlikte içeriğindeki zehirli maddeler dışa daha hızlı çıkabiliyor ve bulaşık makinesinden alıp temiz diye içerisine koyduğunuz yiyeceklere kimyasallar daha hızlı bulaşıyor.

Yeni doğan bebekler üzerinde yapılan araştırmalar anne karnındaki ceninlerin de bu maddeden etkilendiğini göstermektedir.  Eskiden kullanılan cam ürünlerin yerini alan sert plastikler, konserve kutuları, saklama kapları maalesef mutfaklarımıza öyle bir girdi ki çıkarıp atmakta zorlanıyoruz. ABD’nin yasakladığı, Avrupa’nın yasaklamaya hazırlandığı, ancak bu ülkelerin büyük şirketlerinin Türkiye’ye pazarladığı, başta bebekleri zehirleyen BPA içeren ürünleri hayatımızdan çıkarmanın çok zor olduğu aşikar.  Büyük marketlerden alışveriş yapmak zorunda kalan kentli nüfus kendi yiyeceğini üretemeyeceği için bu ürünlerin esiri olmuş durumda,  oysa herkesin gelecek hayallerinde bahçeli bir evde kendi sebze-meyvesini yetiştirmek be doğal ürünlerle beslenmek yatar. Ege’de küçük bir çiftlik alıp oraya yerleşen travesti arkadaşımı ziyarete gittiğimde yaşantısına o kadar çok özendim ki anlatamam. Bahçesinde ektiği sebzelerle bize yemekler ve salata yaptı, dalından kopardığı limonun kokusunu doya doya içime çektim. Maalesef ekonomik sıkıntılar ve gelecek kaygısı yüzünden şimdilik böyle bir hayat kurma şansım yok, fakat bu kanser yapan ürünlerden korunmama engel değil, evimize giren her ürünün üzerinde yazan uyarıları mutlaka okumalıyız.

BPA’dan korunmak için mutfağımızda birçok plastiği cama çevirmeye karar vermeliyiz. Cam her zaman en güvenli üründür. Çocuklarımıza aldığımız yuncaklar konusunda ise kurşunsuz boya ile tahtadan üretilmiş doğal ürünleri tercih etmeliyiz. Ayrıca plastik bir şey almak zorunda isek “BPA YOKTUR” ibareli ürünleri tercih etmeliyiz. Unutmayın bu can bize emanet ve onu korumak boynumuzun borcu, hepimizin öleceği doğru fakat lütfen kanserden ölme oranımızı azaltalım. Sağlıklı günler dilerim.

Pagan inanışları

Günümüzde kullandığımız pek çok alışkanlık ya da inanç çok eski tarihlere dayanmaktadır. İnsanlık ilk yıllarından beri gelen inanma ihtiyacı batıl inançları doğurmuştur.

Batıl inançların büyük bir bölümü ise kadınlara dayandırılır ve pagan inanışları olduğu söylenir. Örneğin gökyüzüne bakarak dünyanın uydusu ayı görenler onun bir tanrıça olduğunu söylemişlerdir. Aksıran bir insana çok yaşa deme alışkanlığı da aksırık sırasında ruhun bedenden ayrıldığı inancıyla ortaya çıkmıştır, ruh yerine sapasağlam gelsin diye çok yaşa denilir. İngilizcede god bless you sözüyle söylenmektedir.

Onüç rakamının uğursuzluğu herkes tarafından genel kabul görmüştür. Bu yüzden ünlü otellerde 13 numaralı oda yoktur, kimse 13 numaralı koltuğa oturmak istemez. Bunun nedeninin tapınak şövalyelerinin ayın 13′ünde tutuklanıp işkence yapılarak öldürülmesi olduğu söylenir.

Yanımızdaki birine kesici alet verirken direkt eline vermeyip, masanın üzerine bırakmak ya da kesici aletin üzerine tükürmek , siftah parasını saklamak, geceleri tırnak kesmemek gibi bir çok batıl inanç günümüzde yerleşmiş ve doğru kabul edilmişlerdir.

Pek çok toplumda yeni doğan bebeklerin 40′ı çıkana kadar sokağa çıkarmamak, Loğusa kadını evde tutmak ve ona iş yaptırmamak, gebeliği önlemek için kısır olan katır hayvanının tırnağını kullanmak bugün bile devam eden paganist inanışlardan kalma geleneklerimizdir.

Yeni evlenip, daha gerdeğe girmemiş gelinin kucağına erkek çocuk oturtularak ilk çocuğunun erkek olacağına inanmak, kulağımız çınladığında birinin bizi andığını sanmak, bardağımızdaki çayda çöp çıkarsa eve misafir geleceğini söylemek, mavi gözlü insanların nazar değdirdiğini düşünmek, muska yazdırmak gibi daha pek çok batıl inanç günümüzde geçerliliğini korumaktadır.Yaşı geçtiği halde yürüyemeyen çocukların ayağına bağlanan ip ibadet yerinden ilk çıkan kişiye kestirilirse çocuğun hemen yürüyeceğine inanmak,geç konuşana bülbül suyu içirmek, sessizlik olduğunda kız çocuğu doğduğuna inanmak gibi daha çok örnek sıralayabiliriz.

Totemlerimiz de en az batıl inançlarımız kadar bizi etkilemektedir.Tuttuğu takımın maçını izlerken ekrana bakmayan, ekrana bakınca gol yiyeceklerini düşünenler gibi, attığı her adımı bir totem yapanlar, karoları sayıp dilek tutanlar, bazı şeyleri olacak bazı şeylere bağlayanlar oldukça fazladır.

Halamın bir işe başlarken koşarak gelip kolay gelsin deki işim çabuk bitsin demesine zamanında hiç bir anlam veremezdim, fakat böyle yaptığımda nasıl bir motivasyon veriyorsam halam elindeki işi çabucak bitiriverir ve benim eli çabuk biri olduğum için böyle yapmamın onun işine etki ettiğini söylerdi. Sizin de etrafınızda böyle insanlar mutlaka vardır hatta bizzat kendiniz böyle bir inanış içerisinde olabilirsiniz.

İnanma ihtiyacı insanın doğasından kaynaklanmaktadır ve önüne geçmek imkansızdır.

Bursa travestilerinden bir arkadaş önümüzden geçen kara kedi yüzünden saçıma öyle bir asıldı ki ne olduğunu anlamadım. Onun inanışına göre önünden kara kedi geçerse saçını çekmek gerekirmiş, hatta kara kedinin önünden geçmemesi için yapabileceğin herşeyi yapmalıymışsın. Yolda yürürken bir merdiven gördüğü için yolunu değiştirip, uzun yoldan evine giden biri olarak herkesin inancına saygı duyuyorum. Evde ıslık çalma diyen annemin inanışı hariç çünkü bir müzük duyduğumda müziğe ıslığımla tempo tutmak çok hoşuma gidiyor. Ben de annem evde yokken bol bol ıslık çalıyorum. Çok şükür şimdiye kadar evi fareler basmadı. Çünkü ben fareli köyün kavalcısı değilim. Tüm kötülüklerden uzak olmanız dileğiyle hoşcakalın.

 

Yerli dizilerde bir trans

Türk televizyonlarda en çok izlenen diziler içinde trans bir bireyin oynadığını biliyor muydunuz?  Televizyon ekranlarına hızlı bir giriş yapan ve bir sinema filminde de oynayan bu kişi Ayta Sözeri.

Oynadığı rollerle çok sevilen son olarak Ulan İstanbul dizisinde karşımıza çıkan Umay, translara bakışımızı değiştirdi. Almanya doğumlu olan Ayta yaşadığı zorlukları anlattığı bir röportajında ben trans olarak doğdum demiş. Trans olarak dünyaya gelen her birey gibi pek çok sorun yaşayan Ayta Sözeri ameliyat parasını denkleştirerek cinsel organını kadın organı ile değiştiren sayılı travestilerden, pek çok trans bu ameliyatı olacak ya parayı ya da cesareti kendinde bulamazken, Ayta daha çocuk yaşlarında karar vermiş hissettiği cinsiyeti yaşamaya, Ayta, Ege Üniversitesi İşletme mezunu. Dokuz Eylül Üniversitesi Türk Sanat Müziği korosunda Türk Müziği eğitimi almış. Avni Anıl şefliğinde onun şarkılarını söyleme şansı elde etmiş. 2000 yılından beri İstanbul’da yaşıyor. Şarkıcılık yapıyor, dizilerde oynuyor.  Sezen Aksu ile birlikte çalışmış.

Ayta Sözeri 2010 yapımı trans bireyleri anlatan Teslimiyet filmi ile  de adından çok söz ettirdi. Yönetmenliğini Emre Yalgın’ın yaptığı, başrollerinde 4 travestinin rol adığı bir grup travestinin hayatla mücadelesinden yola çıkarak travestilerin yaşamlarını anlatan film olan Teslimiyet, dram türünde çekilmiş bir filmdir. Filmin orijinal adı “Teslimiyet Diğer Melekler”dir. Araştırmalara göre homofobinin hat safhalarda olduğu Türkiye için; sinemalarında kısıtlı ve belirli sinemalarda gösterime girmiştir. Buna karşın film 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde tamamı yayınlanmak suretiyle seyirciyle buluşmuştur. Filmin  konusu kısaca şöyle; Sanem İstanbul’un arka sokaklarından birinde kendinden başka 3 travesti ile aynı evi paylaşır ve seks işçiliği yaparak yaşamını sürdürür. Mutsuzluğunu bir gün bir kahramanın gelip onu bu hayattan kurtaracağı hayalleri ile bastırmaya çalışırken mahalleye yeni taşınan Gökhan’ı fark eder. Dış dünya ile iletişimi zayıf Gökhan, yeni taşındığı bu semtin gerçeklerine doğru ç ekilirken Sanem’in çocukça oyunlarından etkilenir. Aralarında sözcüklerin olmadığı bir ilişki başlar. Sanemin istemeden karıştığı bir olay neticesinde yaşadığı ev dağılır ve Sanem kaçarak Gökhan’a sığınır. Hayatında ilk kez birinin kendine teslim olma isteği karşısında afallayan Gökhan bir karar vermek durumunda kalır. İkisi zorlu bir kaçış sürecine girerken Gökhan için Sanem’i ve onun kimliğini sorgulama sürecide başlar. Filmi izlemeden translar hakkında karar vermenin yanlış olacağını düşünüyorum. Trans bireylerin yaşadıkları zorlukları, hayatlarını çok güzel bir dille anlatan konu gerçek bir trans olan Ayta Sözeri’nin oyunculuğu ile birleşmiş ortaya harika bir film çıkmış. Benim de yeni haberdar olduğum film izlenmeye değer doğrusu, etrafımızdaki insanları görmemizi ve empati kurmamızı sağlayacak olan bu film özellikle trans homofobisi olanlar için bir yerden başlamak için bir fırsat mutlaka izleyin.

 

 

 

 

 

Trans ya da Transseksüel nedir?

Transseksüel kelimesi sözlüklere ilk olarak 1952 yılında girmiştir. Traihte çift cinsiyetle yaşayan milyonlarca insan olduğu bilinmektedir.

Yaşadığımız çevrede sıkça karşımıza çıkan cinsiyetlerine karar veremediğimiz ve travesti diye geçiştirdiğimiz bireyler yani translar, gerçekte kimdirler, neden trans olmuşlardır?

Fiziksel açıdan kadınsı özelliklere sahip, fakat eril cinsiyet kimliğinde olan bireyler, kadından erkeğe transseksüel, yani trans erkek olarak nitelendirilmektedirler. Fiziksel açıdan erkeksi özelliklere sahip, fakat dişil cinsiyet kimliğinde olan bireyler ise, trans kadın olarak tanımlanmaktadırlar. Trans kadınlar ve erkekler olarak adlandırılan bu bireylere toplumda kısaca travestiler diyerek geçiştriririz.

Transseksüel bireyler aslında bedensel açıdan ya erkek ya kadındırlar, fakat kendilerini, bulundukları cinsiyetten başka cinsiyete ait hissederler ve olabildiğince bu hissettikleri cinsiyetin özelliklerine bürünürler. Transseksüelliğin ne ölçüde hastalık olarak değerlendirilmesi gerektiği, kesinlikle çok tartışılan bir konudur. Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) uluslararası hastalık sınıflama ölçütü ICD-10’a göre bir cinsiyet rahatsızlık türü olarak tanımlanmaktadır.

Transseksüeller, alışılmışın dışında seksüel eğilimleri olan bireyler değillerdir; aksine sadece yanlış cinsel organla dünyaya geldiklerine inanan bireylerdir. “Erkekten kadına” veya “kadından erkeğe transseksüel” yerine, eleştirenler daha basit deyimiyle trans kadın veya trans erkek olarak tanımlamayı tercih etmekteler. Almanya’da 1980ler’de öne atılan alternatif kavram da “trans kimlik” kavramıdır. Bu kavram, 1990 yılından itibaren, kesinlikle daha kapsamlı bir kavram olan “trans cinsel”in doğmasına zemin hazırlamıştır. Trans cinsel, bir anlamda doğuştan sahip olduğu cinsiyetine ayak uyduramayan insanlar için üst kavram olarak kullanılırken, diğer anlamıyla bu kavram kendisini iki cinsiyetin arasında hisseden, yani kendini %100 kadın veya erkek olarak nitelendiremeyen bireyler için kullanılmaktaydı. Sek ile birlikte telaffuz edilen bu kelime  tarihte her zaman yanlış kullanılmıştır. Kısacası bu terimin seks ile değil, dünyaya geliş tarzı ile yakından ilgisi vardır.

Transeksüellik kavramı, çok eskilere dayanan bir olgusal duruma işaret eder. Türkiye’de ilk defa Bülent Ersoy’un geçirdiği cinsiyet değiştirme ameliyatı ile toplumun gündemine gelmiştir. Dünya çapında ise, ilk kez 1952 yılında Norveç ‘te yapılmıştır. Bu ameliyatla, Amerikalı George Jorgensen kadın olmuş ve ismini değiştirmiştir.

Sanat güneşimiz olarak nitelediğimiz Zeki  Müren cinsel kimliğini saklamadan yaşayan bir başka ünlümüzdür. Sahneye kadın kıyafetleri ile çıkma cesareti gösteren ilk ünlü olma özelliğini de taşıyan Müren, muhteşem sesi sayesinde cinsel kimliği ile gündeme gelmemiştir. Cinsel kimliğini kapalı kapılar ardında yaşayan Müren, ersoy’un aksine ameliyatla kadın olmamıştır.

Oysa her ortamda trans olduğunu açığa vuran diğerleri için hayat bu ünlüler kadar kolay değildir. İnsanların garip bakışları altında hayatlarını yaşamaya çalışan bu insanların pek çoğu parasızlık yüzünden seks işçiliğine yönelmek zorunda kalmıştır. Toplumda normal çalışma koşulları altında iş bulamayan bu insanlar bir nevi toplumdan dışlanarak bu yola itilmişlerdir. Pek çoğunun bu mesleği isteği dışında yaptığı fakat başka şansı olmadığı bilinmektedir.

Maddi durumu iyi olanlar ise kapalı kapılar ardında herkesten uzak soyut bir hayatı tercih ederler. Oysa insanın ruhuna bakmayı öğrenen toplumlar bu sorunları aşmanın yolunu bulmuşlardır. Zaten insanı insan yapan da ruhu değil midir? Katillerin, canilerin, hayvan düşmanlarının kınanmadığı normal kabul edildiği bir toplumda trans bireylerin dışlanması mantığa aykırıdır. Düşünme yetisine sahip her insanın bu bizden farklı gördüğü insanlara karşı tutumunda düzelmeler olduğu bilinmektedir.

İnsanın doğuştan gelen özelliklerine göre ayrılması, toplumdan uzaklaştırılması kabul edilebilir bir davranış olmamalıdır. Öyleyse gerçekleri görmezden gelerek transseksüel bireylere dünyamızda bir kapı açarak onlara hak ettikleri ortamı sunmalıyız.

Gönüllerin dostu Mevlana

Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan yöresinde, Belh şehrinde doğmuştur. Mogol istilası sırasında doğup büyüdüğü Belh şehrinden ayrılarak Konya’ya yerleşen Celaleddin’e Rumi denilişi, sanat ve düşünce hayatının o asırlarda diyarı Rum diye anılan Anadolu’da geçmiş ve bu yurtta ebedileşmiş olmasındandır. Etrafındaki herkese iyiliği ve doğruluğu aşılayan Mevlana tüm hayatı boyunca insan sevgisinin, Allah sevgisinin öneminden bahsetmiştir.

Varlıklı bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen Mevlana  tek tanrıya inanan bütün dinlerin özünün, Tanrı sevgisi olduğunu savunan bir din alimiydi. Hayatı boyunca iyiliğin ve güzelliğin yanında duran Mevlana, Şems Tebrizi ile tanıştığı günden sonra değişmiş, sufileşmiştir. Onun gönül kapılarını aşan Şems Tebrizi en yakın arkadaşı olmuş bu dünyadan vazgeçip ebedi dünyaya hazırlanmasını sağlamıştır.

Mevlâna Şems’te “mutlak kemâlin varlığını” cemalinde de “Tanrı nurlarını” görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü. Mevlâna Şems’in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Hamdım, piştim, yandım sözleri ile hayatını anlatan Mevlana Allah’a inanan herkesin bir gün mutlaka bir yerde bir araya geleceklerine inanıyordu.  Kaleme aldığı Mesnevi adlı eser yabancılar tarafından da beğenilerek pek çok dile çevrilmiştir. Şems’in ani ölümü sonrası hayattan zevk almamaya başlayan Mevlana için sonun başlangıcı olmuştur.

Mevlana herkesi olduğu gibi kabul eden yüce gönüllü bir insandı, onun için insanların şekli şemalı değil yüreklerinde taşıdıkları sevgi önemliydi. Kimseyi ayırmadan erkek, kadın, travesti, eşcinsel, çocuk, yaşlı, iyi, kötü demeden “ne olursan ol gel” diyebilen  saygıdeğer bir zattı. Mevlananın insanlara ders niteliğindeki şu sözü “Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi ol, tevazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.” Birçok insana doğru yolu göstermekte öncü olmuş, dünyada

yalana dolana batmayan olduğu gibi görünen insanların, sayısını arttırmıştır. “İstiyorsan Hakk’a varmayı, Meslek edin gönül almayı, Bırak saraylarda mermer olmayı, Toprak ol, bağrında güller yetişsin.” Sözleriyle gönil almanın önemini her vaazında bıkmadan usanmadan anlatan Mevlana’nın sözleri kulaktan kulağa yayılarak insanları doğru yola çağırmıştır.Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah’ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen “Şeb-i Arûs” diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu. Mevlana, 17 Aralık 1273 tarihinde 66 yaşındayken Konya’da öldü. Hastalığı, yüksek ateş yapan bir karaciğer rahatsızlığıydı. Cenazesinde, bütün Konyalılarla birlikte Hıristiyanlar ve Yahudiler de vardı. Türbesini Selçuklu veziri Alemettin Kaysar yaptırdı. Mevlana’nın ölüm anına, Şeb-i arus (Düğün gecesi) denir. Bu gece, aşığın maşuğa (Allah’a) kavuştuğu gecedir.

Şu sıralarda sosyal medya ağlarında dolaşan en bilindik sözü ise “Suskunluğum asaletimdendir. Her lafa verecek bir cevabım var. Lakin bir lafa bakarım laf mı diye, bir de söyleyene bakarım adam mı diye!” olmuştur. Pek çok insan bu sözü Mevlana’nın söylediğini bilmeden paylaşıp durmakta farkında olmadan Mevlana’yı övmektedir.

 

Özgürlüğe Uçmak

Uçmak fiili insanoğlunun aklını başından alan inanılmaz bir figürdür. Dünya üzerinde kendi imkanlarıyla uçabilen tek canlı kuşlardır. Ben bir travesti ile zaman zaman rüyamda uçuyorum, konuyla bi alakası yok ama ben yine de belirtmek istedim, içimden geldi.

Yaşayan en kalabalık nüfusa sahip olan hayvan türü olan kuşlar  200 milyon yıl önce dünyaya gelmiştir.. Sabah erken saatlerde pencerenizin önünde, ağaçlarda binlerce kuş türünün öttüğünü gözlemlemişsinizdir. Kuşlar dünyanın dört bir tarafında yaşayabilen ender canlı türlerindedir.

En küçüğü sinek kuşu denilen 5 cm boyunda iken deve kuşu 2. 7 m boyuyla devasa bir gövdeye sahiptir fakat deve kuşu bu ağırlığı sebebiyle uçamaz.  Gögüs  kafesleri sayesinde uçabilen kuşlar yedikleri besinleri kursaklarında iyice öğütüp saklayabilirler, yavrularını sakladıkları bu besinle besleyen kuşların yanına yaklaştığınızda ürkerek hemen kaçarlar. Çoğunlukla yüksek yerlerde yuva yapan kuşların ağızlarıyla taşıdıkları çalı, çırpının nasıl bir yuvaya dönüştüğünü hep merak etmişimdir. Hatta kırlangıç kuşlarını apartman boşluklarında diklemesine yaptıkları yuvalara insan aklı hala yetmemektedir.

Özgürlüğün simgesi olarak bilinen  bu uçan canlıları örnek alan pek çok insan sırtına taktığı kanatlarla uçmaya çalışırken düşüp ölmüşlerdir. Tıpkı Hazerfan Çelebi gibi dünyanı her yerinde uçma deneyimleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Günümüz teknolojisinin ürünü olan uçakları icat edene kadar uçmak insanlar için imkansızdı.

Kuşların uçabilmelerinin tek sebebi, cüsselerine göre çok hafif olmaları, kemiklerinin içlerinin boş olması, dişlerinin ve idrar keselerinin bulunmaması, ağırlıktan tasarruf etmelerini sağlar. İnsanlar organlarını atıp hafifleyemeyeceğine göre uçmak bir hayalden ibaret olacaktır.

Kuşların üstünü kaplayan tüyler, içlerinde bir hava tabakası tutarak kuşları sıcak ve kuru olarak muhafaza ederken tüylerinin renkleri, yırtıcılardan gizlenmelerine ve rakiplerine gösteriş yapmalarına yardımcı olur. Leyleklerin her yıl aynı yuvaya geri dönmeleri nasıl gerçekleşir hiç merak ettiniz mi? Yuvayı kuran leylek ölse de yavru leylek daha önce hiç görmediği yuvayı hiç şaşırmadan bulur. Tarihte bunu yapabilen başka bir canlıya rastlanmamıştır. Kilometrelerce yol katederek uzak ülkelere gidebilen kuşların her zaman aynı yolu kullandığı bilinen bir gerçektir. Bu yollara göç yolları denilir.

Kuşların büyülü dünyasında beni çeken en büyük olgu ise istedikleri her yere istedikleri zaman gidebilmeleridir. Hiçbir yere bağımlı olmadan özgürce yaşamak fikri çocukluğumdan beri aklımda kurduğum bir düşüncedir.

Kırlangıç kuşlarının peşine takılıp yıl boyunca sıcak iklimlere uçmak, özgürce kanat çırpmak hayali beni pilot olmaya iten en önemli sebeptir. Pilot olmak demek özgürlük demekti.

Askeri okul sınavlarına girdiğim yıl  çok  çalışıp yüksek bir puan almama rağmen fiziksel sebeplerle beni elemişlerdi. Uçmak isteğimi kıramayan bu durum sivil bir kuruluştan eğitim almaya itti beni, özel bir kursu parayla bitirdikten sonra sertifikamı elime aldığımda uçacak bir uçağım yoktu, bir uçak alacak kadar zengin değildim fakat azmin önünde hiçbir şey duramazdı. Yıllar önce tanıştığım – travesti bir arkadaşım kendisine miras kalan parayla bir uçak almış fakat uçuracak bir pilotla anlaşamamıştı. Ben bursa travestileri ile  görüşürken ordan bir arkadaşıma misafir gelen Esra isminde biriydi. Her neyse uçuş sertifikamı ona mail attığımda hemen gelmemi ve onun uçuş kaptanı olmamı istedi benden tabiri caizse uçarak gitmiştim yanına nihayet bir kokpitte dilediğimce uçabilirdim artık, kuşlar gibi özgür ve mutlu bir hayat için kanat çırpıyordum. Kim bilir belki bir gün tüylerim bile çıkardı. Deve kuşu olup yerde gezmek yerine sinek kuşu olup uçmak her şeye bedeldi.

 

 

Sevgi Nedir?

Türk sinemasının dünyada tanınmasını sağlayan Yönetmen Nuri Bilge Ceylan Cannes Film Festivalinde Kış uykusu filmiyle en iyi yönetmen ödülünü kazandı. Avrupa sinemasında her geçen gün Türk filmlerine olan ilgi artarken, bir ödülde Venedik’ten geldi.
71.Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan için yarışan, Kaan Müjdeci’nin filmi Sivas’ın başrol oyuncusu Doğan İzci, filmdeki performansıyla Premio Bastio D’Oro 2014 – En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandı.
11 yaşındaki Aslan adlı bir çocuk ile Sivas isimli bir dövüş köpeğinin, bozkırda geçen hikayesini anlatan Sivas filminin başrollerinde; Doğan İzci ve Çakır yer aldı.
Ben ödülümü yıllar önce izlediğim Cengiz Aytmatov imzalı bir filme vermiştim. Bugün bile izlerken gözlerimden sel gibi yaşlar akıttığım film “Selvi Boylum al yazmalım” filmidir.
İlyas ile Asya’nın aşkı ve İlyas’ın ihaneti yüzünden bozulan evlilikleri içimi burkmaya devam ediyor.
Asya’nın biten evliliğin ardından ona kol kanat geren Cemşit Asya’yı çok sevmiş, İlyas’ın çocuğuna gerçek bir baba olmuştur.
Asya’nın İlyas’a olan aşkını bile bile bekleyen Cemşit, umudunu hiç yitirmemiştir. İlyas’ın ansızın Asya’nın yaşadığı yere gelmesi bu aşkı yeniden alevlendirmiş, İlyas Asya ve oğlunu alıp gitmek istemiştir. Oysa İlyas’la Asya’nın oğulları Samet Cemşit’i baba bilmiş ona bağlanmıştı, Gerçek babasıyla gitmek istemeyen Samet’in durumu Asya’nın kafasında şimşek çaktırmış ve şu sözleri söylemişti. “Sevgi neydi, sevgi emekti.”
Sana emek veren insanlara öylece sırtını dönüp gidemezsin. Örneğin anneni terk edebilir misin? Ya da sevdiğin başka insanları öylece arkanda bırakıp gidemezsin sevdiğin herkesin üzerinde emeği vardır.
1977 yılında Atıf Yılmaz’ın yönettiği Kadir İnanır ve Türkan Şoray’ın başrolleri paylaştığı “selvi boylum, al yazmalım” böyle bir ikilemi anlatan en güzel filmdir ve benim kalbimin ödülünü kazanmıştır.
Hele Cahit Berkay’a ait olan film müziğini beraber yaşadığım travesti arkadaşımla sık sık dinleriz. Bu travesti arkadaşım kendisi antalya travestileri ve samsun travestileri ile çok sıkı fıkı biridir çünki kendisi Samsunlu ama Antalyada yaşıyor. Sevginin emek olduğunu birbirimizin gözlerinden anlarız. İkimiz de birbirimize o kadar çok emek verdik ki, dışardan hoş karşılanmayan bu beraberliğimizin sırrını sadece bir filmde kendini bulanlar anlayabilirler.

Bak Şu Konuşana

Geçen gün televizyonda izlediğim bir program karşısında şok oldum. İki karısını birden öldüren adam kadınların en güvendiği kişi seçilen Seda Sayan karşısında kahraman gibi oturtulmuş soruları cevaplıyordu. İnsan eşini neden öldürür diye soran Seda sanki bir kadının ölümünden değil de kedi yavrusundan bahsediyor gibiydi.( Hoş toplum kadınları kedi kadar bile sevmiyorken kedilere haksızlık olur bu açıklama)
Sefer Çalınak isimli bu katil daha önce de bir evlilik programına katılmış, yeniden kendine eş aradığını ifade etmişti. Salonda bulunanların tepkisi üzerine yayından kovulan bu katili Seda Sayan’ın programa çıkartması kadınlara hakaretten başka bir şey değildir.
Son 3 yılda Ülkemizde 30 travesti ve yüzlerce kadın bu adam gibi akılsızların baş tacı edilmesinden öldürülmüştür.
Avcılar’da öldürülen Seda isimli travesti arkadaşımızın katiline cezai indirim uygulayan hakim de aynı kafa yapısına sahiptir. Savunmasında zaten öldürülen travestiydi demek hangi anlayışa sığar travesti insan değil mi kardeşim katilin katil olduğunu kabul etmek bu kadar mı zor erkeklerin hakim olduğu bir dünyada travesti ya da kadın olmak suç mudur?

Her Ruh Göç Eder mi?

Ruhumuz hakkında bilinen kanıtlanmış bir gerçek olmamasına rağmen pek çok insan ruhun beden değiştirdiğine inanır. Beden değiştiren ruh başka bir bedende tekrar dünyaya gelirken ruhun yeni sahibi genellikle bundan haberdar olmaz.
Müslümanlıkta Bakara suresinin bir bölümünde geçen “Allah’ın varlığını nasıl inkâr ediyorsunuz ki, sizi ölü iken O diriltti, sonra yine sizi O öldürecek, yine sizi O diriltecektir; nihayet ahirette yalnız O’na döneceksiniz”
Ayrıca Vakıa suresinde “Sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmak üzere aranızda ölümü biz takdir ettik. (Bu konuda) bizim önümüze geçilmez.”
İslam dininde bu ayetleri Reenkarnasyona örnek göstermek mümkündür. Bu dünyaya sakat gelmiş engelli ya da fakir bir kişinin başına gelenlere sabretmesine olanak sağlayan ruh göçü ile ilgili bilinen pek çok örnek bulunmasına rağmen hiç birinin ispatı mümkün olmamıştır.
Ruh bazen kadın vücudu yerine erkek vücudunda can bulduğunda kendini kadın olduğu halde erkek gibi hisseden kadınlar, erkek olduğu halde kadın gibi hisseden erkekler ortaya çıktığı tezi öne sürülür bunlara örnek olarak travestileri gösteren bilim adamlarının sayısı da oldukça fazladır.
Hindistan’da kast sistemi ile yaşayan insanlar ruhlarının bir hayvanda tekrar can bulacağına inanırken ülkemizde bir insanın ruhunun yeniden bir insanda can bulacağına inananların sayısı oldukça fazladır. Reenkarnasyon gerçekten var mıdır? Bilinmiyor, bilinen tek gerçek ruhun yaşamının hiçbir zaman son bulmadığıdır.

Kendini Bilmenin Önemi

Hiç kendini bilenle bilmeyen bir olur mu? Kendini bilmek bir erdemdir ve her insanda olduğu söylenemez. Kendini tanımakla ilgili edebiyatımızda çok güzel eserler yer almaktadır.
Bunlardan biri de Türk edebiyatının ilk modern eseri Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanıdır. Romanda kendini diğer insanlardan farklı hisseden asosyal yaşayan Selim’in hayat hikayesi, arkadaş çevresi ve onu ölüme götüren olaylar anlatılmaktadır. Selim kendini anlatan değerleri ortaya çıkarmayarak yıllarca içinde yaşamış ve bir gün patlayarak intihar etmiştir. 1970 TRT Roman Ödülü’nü kazanan Tutunamayanlar küçük burjuva dünyasını ve değerlerini zekice alaya alarak okuyucunun büyük bir kesiminin anlayamayacağı bir dille anlatmıştır.
Kitapta “Kendini çözemeyen kişi kendi dışında hiç bir sorunu çözemez.” diyen yazar insanın kendisini bilmesinin öneminden bahsetmiştir oysa hala pek çok insan kendini hiç tanımadan başkalarının kendisini anlamasını bekleyip durur. Hayatını anlaşılmak uğruna harcarken bir kez olsun kendine dönüp bakmayı akıl edemez.
içinde kopan fırtınalara rağmen olduğundan farklı görünme çabası gün gelir inceldiği yerden kopar.
Başkalarını mutlu etmek isterken kendi hayatını kaçıran insanlar için “Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım: mürekkeple yazmışlar oysa. Ben kurşun kalem silgisiydim. Azaldığımla kaldım.” cümlesini kaleme alır.
Bu dünyada kendin olamadıktan sonra başkaları gibi yaşamanın da bir anlamı olmamalı, Mevlana Celalettin Rumi’nin dediği gibi “Ya göründüğün gibi olmalısın, ya da olduğun gibi görünmeli” körsen, topalsan, kadın ve ya erkeksen, travestiysen, eşcinselsen kalpsiz bir aşağılıksan bile, hatta geri zekalı bile olabilirsin ne olduğunu dünyaya haykırmaktan korkmamalısın.