Yerli dizilerde bir trans

Türk televizyonlarda en çok izlenen diziler içinde trans bir bireyin oynadığını biliyor muydunuz?  Televizyon ekranlarına hızlı bir giriş yapan ve bir sinema filminde de oynayan bu kişi Ayta Sözeri.

Oynadığı rollerle çok sevilen son olarak Ulan İstanbul dizisinde karşımıza çıkan Umay, translara bakışımızı değiştirdi. Almanya doğumlu olan Ayta yaşadığı zorlukları anlattığı bir röportajında ben trans olarak doğdum demiş. Trans olarak dünyaya gelen her birey gibi pek çok sorun yaşayan Ayta Sözeri ameliyat parasını denkleştirerek cinsel organını kadın organı ile değiştiren sayılı travestilerden, pek çok trans bu ameliyatı olacak ya parayı ya da cesareti kendinde bulamazken, Ayta daha çocuk yaşlarında karar vermiş hissettiği cinsiyeti yaşamaya, Ayta, Ege Üniversitesi İşletme mezunu. Dokuz Eylül Üniversitesi Türk Sanat Müziği korosunda Türk Müziği eğitimi almış. Avni Anıl şefliğinde onun şarkılarını söyleme şansı elde etmiş. 2000 yılından beri İstanbul’da yaşıyor. Şarkıcılık yapıyor, dizilerde oynuyor.  Sezen Aksu ile birlikte çalışmış.

Ayta Sözeri 2010 yapımı trans bireyleri anlatan Teslimiyet filmi ile  de adından çok söz ettirdi. Yönetmenliğini Emre Yalgın’ın yaptığı, başrollerinde 4 travestinin rol adığı bir grup travestinin hayatla mücadelesinden yola çıkarak travestilerin yaşamlarını anlatan film olan Teslimiyet, dram türünde çekilmiş bir filmdir. Filmin orijinal adı “Teslimiyet Diğer Melekler”dir. Araştırmalara göre homofobinin hat safhalarda olduğu Türkiye için; sinemalarında kısıtlı ve belirli sinemalarda gösterime girmiştir. Buna karşın film 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde tamamı yayınlanmak suretiyle seyirciyle buluşmuştur. Filmin  konusu kısaca şöyle; Sanem İstanbul’un arka sokaklarından birinde kendinden başka 3 travesti ile aynı evi paylaşır ve seks işçiliği yaparak yaşamını sürdürür. Mutsuzluğunu bir gün bir kahramanın gelip onu bu hayattan kurtaracağı hayalleri ile bastırmaya çalışırken mahalleye yeni taşınan Gökhan’ı fark eder. Dış dünya ile iletişimi zayıf Gökhan, yeni taşındığı bu semtin gerçeklerine doğru ç ekilirken Sanem’in çocukça oyunlarından etkilenir. Aralarında sözcüklerin olmadığı bir ilişki başlar. Sanemin istemeden karıştığı bir olay neticesinde yaşadığı ev dağılır ve Sanem kaçarak Gökhan’a sığınır. Hayatında ilk kez birinin kendine teslim olma isteği karşısında afallayan Gökhan bir karar vermek durumunda kalır. İkisi zorlu bir kaçış sürecine girerken Gökhan için Sanem’i ve onun kimliğini sorgulama sürecide başlar. Filmi izlemeden translar hakkında karar vermenin yanlış olacağını düşünüyorum. Trans bireylerin yaşadıkları zorlukları, hayatlarını çok güzel bir dille anlatan konu gerçek bir trans olan Ayta Sözeri’nin oyunculuğu ile birleşmiş ortaya harika bir film çıkmış. Benim de yeni haberdar olduğum film izlenmeye değer doğrusu, etrafımızdaki insanları görmemizi ve empati kurmamızı sağlayacak olan bu film özellikle trans homofobisi olanlar için bir yerden başlamak için bir fırsat mutlaka izleyin.

 

 

 

 

 

Trans ya da Transseksüel nedir?

Transseksüel kelimesi sözlüklere ilk olarak 1952 yılında girmiştir. Traihte çift cinsiyetle yaşayan milyonlarca insan olduğu bilinmektedir.

Yaşadığımız çevrede sıkça karşımıza çıkan cinsiyetlerine karar veremediğimiz ve travesti diye geçiştirdiğimiz bireyler yani translar, gerçekte kimdirler, neden trans olmuşlardır?

Fiziksel açıdan kadınsı özelliklere sahip, fakat eril cinsiyet kimliğinde olan bireyler, kadından erkeğe transseksüel, yani trans erkek olarak nitelendirilmektedirler. Fiziksel açıdan erkeksi özelliklere sahip, fakat dişil cinsiyet kimliğinde olan bireyler ise, trans kadın olarak tanımlanmaktadırlar. Trans kadınlar ve erkekler olarak adlandırılan bu bireylere toplumda kısaca travestiler diyerek geçiştriririz.

Transseksüel bireyler aslında bedensel açıdan ya erkek ya kadındırlar, fakat kendilerini, bulundukları cinsiyetten başka cinsiyete ait hissederler ve olabildiğince bu hissettikleri cinsiyetin özelliklerine bürünürler. Transseksüelliğin ne ölçüde hastalık olarak değerlendirilmesi gerektiği, kesinlikle çok tartışılan bir konudur. Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) uluslararası hastalık sınıflama ölçütü ICD-10’a göre bir cinsiyet rahatsızlık türü olarak tanımlanmaktadır.

Transseksüeller, alışılmışın dışında seksüel eğilimleri olan bireyler değillerdir; aksine sadece yanlış cinsel organla dünyaya geldiklerine inanan bireylerdir. “Erkekten kadına” veya “kadından erkeğe transseksüel” yerine, eleştirenler daha basit deyimiyle trans kadın veya trans erkek olarak tanımlamayı tercih etmekteler. Almanya’da 1980ler’de öne atılan alternatif kavram da “trans kimlik” kavramıdır. Bu kavram, 1990 yılından itibaren, kesinlikle daha kapsamlı bir kavram olan “trans cinsel”in doğmasına zemin hazırlamıştır. Trans cinsel, bir anlamda doğuştan sahip olduğu cinsiyetine ayak uyduramayan insanlar için üst kavram olarak kullanılırken, diğer anlamıyla bu kavram kendisini iki cinsiyetin arasında hisseden, yani kendini %100 kadın veya erkek olarak nitelendiremeyen bireyler için kullanılmaktaydı. Sek ile birlikte telaffuz edilen bu kelime  tarihte her zaman yanlış kullanılmıştır. Kısacası bu terimin seks ile değil, dünyaya geliş tarzı ile yakından ilgisi vardır.

Transeksüellik kavramı, çok eskilere dayanan bir olgusal duruma işaret eder. Türkiye’de ilk defa Bülent Ersoy’un geçirdiği cinsiyet değiştirme ameliyatı ile toplumun gündemine gelmiştir. Dünya çapında ise, ilk kez 1952 yılında Norveç ‘te yapılmıştır. Bu ameliyatla, Amerikalı George Jorgensen kadın olmuş ve ismini değiştirmiştir.

Sanat güneşimiz olarak nitelediğimiz Zeki  Müren cinsel kimliğini saklamadan yaşayan bir başka ünlümüzdür. Sahneye kadın kıyafetleri ile çıkma cesareti gösteren ilk ünlü olma özelliğini de taşıyan Müren, muhteşem sesi sayesinde cinsel kimliği ile gündeme gelmemiştir. Cinsel kimliğini kapalı kapılar ardında yaşayan Müren, ersoy’un aksine ameliyatla kadın olmamıştır.

Oysa her ortamda trans olduğunu açığa vuran diğerleri için hayat bu ünlüler kadar kolay değildir. İnsanların garip bakışları altında hayatlarını yaşamaya çalışan bu insanların pek çoğu parasızlık yüzünden seks işçiliğine yönelmek zorunda kalmıştır. Toplumda normal çalışma koşulları altında iş bulamayan bu insanlar bir nevi toplumdan dışlanarak bu yola itilmişlerdir. Pek çoğunun bu mesleği isteği dışında yaptığı fakat başka şansı olmadığı bilinmektedir.

Maddi durumu iyi olanlar ise kapalı kapılar ardında herkesten uzak soyut bir hayatı tercih ederler. Oysa insanın ruhuna bakmayı öğrenen toplumlar bu sorunları aşmanın yolunu bulmuşlardır. Zaten insanı insan yapan da ruhu değil midir? Katillerin, canilerin, hayvan düşmanlarının kınanmadığı normal kabul edildiği bir toplumda trans bireylerin dışlanması mantığa aykırıdır. Düşünme yetisine sahip her insanın bu bizden farklı gördüğü insanlara karşı tutumunda düzelmeler olduğu bilinmektedir.

İnsanın doğuştan gelen özelliklerine göre ayrılması, toplumdan uzaklaştırılması kabul edilebilir bir davranış olmamalıdır. Öyleyse gerçekleri görmezden gelerek transseksüel bireylere dünyamızda bir kapı açarak onlara hak ettikleri ortamı sunmalıyız.

Gönüllerin dostu Mevlana

Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan yöresinde, Belh şehrinde doğmuştur. Mogol istilası sırasında doğup büyüdüğü Belh şehrinden ayrılarak Konya’ya yerleşen Celaleddin’e Rumi denilişi, sanat ve düşünce hayatının o asırlarda diyarı Rum diye anılan Anadolu’da geçmiş ve bu yurtta ebedileşmiş olmasındandır. Etrafındaki herkese iyiliği ve doğruluğu aşılayan Mevlana tüm hayatı boyunca insan sevgisinin, Allah sevgisinin öneminden bahsetmiştir.

Varlıklı bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen Mevlana  tek tanrıya inanan bütün dinlerin özünün, Tanrı sevgisi olduğunu savunan bir din alimiydi. Hayatı boyunca iyiliğin ve güzelliğin yanında duran Mevlana, Şems Tebrizi ile tanıştığı günden sonra değişmiş, sufileşmiştir. Onun gönül kapılarını aşan Şems Tebrizi en yakın arkadaşı olmuş bu dünyadan vazgeçip ebedi dünyaya hazırlanmasını sağlamıştır.

Mevlâna Şems’te “mutlak kemâlin varlığını” cemalinde de “Tanrı nurlarını” görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü. Mevlâna Şems’in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Hamdım, piştim, yandım sözleri ile hayatını anlatan Mevlana Allah’a inanan herkesin bir gün mutlaka bir yerde bir araya geleceklerine inanıyordu.  Kaleme aldığı Mesnevi adlı eser yabancılar tarafından da beğenilerek pek çok dile çevrilmiştir. Şems’in ani ölümü sonrası hayattan zevk almamaya başlayan Mevlana için sonun başlangıcı olmuştur.

Mevlana herkesi olduğu gibi kabul eden yüce gönüllü bir insandı, onun için insanların şekli şemalı değil yüreklerinde taşıdıkları sevgi önemliydi. Kimseyi ayırmadan erkek, kadın, travesti, eşcinsel, çocuk, yaşlı, iyi, kötü demeden “ne olursan ol gel” diyebilen  saygıdeğer bir zattı. Mevlananın insanlara ders niteliğindeki şu sözü “Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi ol, tevazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.” Birçok insana doğru yolu göstermekte öncü olmuş, dünyada

yalana dolana batmayan olduğu gibi görünen insanların, sayısını arttırmıştır. “İstiyorsan Hakk’a varmayı, Meslek edin gönül almayı, Bırak saraylarda mermer olmayı, Toprak ol, bağrında güller yetişsin.” Sözleriyle gönil almanın önemini her vaazında bıkmadan usanmadan anlatan Mevlana’nın sözleri kulaktan kulağa yayılarak insanları doğru yola çağırmıştır.Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah’ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen “Şeb-i Arûs” diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu. Mevlana, 17 Aralık 1273 tarihinde 66 yaşındayken Konya’da öldü. Hastalığı, yüksek ateş yapan bir karaciğer rahatsızlığıydı. Cenazesinde, bütün Konyalılarla birlikte Hıristiyanlar ve Yahudiler de vardı. Türbesini Selçuklu veziri Alemettin Kaysar yaptırdı. Mevlana’nın ölüm anına, Şeb-i arus (Düğün gecesi) denir. Bu gece, aşığın maşuğa (Allah’a) kavuştuğu gecedir.

Şu sıralarda sosyal medya ağlarında dolaşan en bilindik sözü ise “Suskunluğum asaletimdendir. Her lafa verecek bir cevabım var. Lakin bir lafa bakarım laf mı diye, bir de söyleyene bakarım adam mı diye!” olmuştur. Pek çok insan bu sözü Mevlana’nın söylediğini bilmeden paylaşıp durmakta farkında olmadan Mevlana’yı övmektedir.

 

Özgürlüğe Uçmak

Uçmak fiili insanoğlunun aklını başından alan inanılmaz bir figürdür. Dünya üzerinde kendi imkanlarıyla uçabilen tek canlı kuşlardır. Ben bir travesti ile zaman zaman rüyamda uçuyorum, konuyla bi alakası yok ama ben yine de belirtmek istedim, içimden geldi.

Yaşayan en kalabalık nüfusa sahip olan hayvan türü olan kuşlar  200 milyon yıl önce dünyaya gelmiştir.. Sabah erken saatlerde pencerenizin önünde, ağaçlarda binlerce kuş türünün öttüğünü gözlemlemişsinizdir. Kuşlar dünyanın dört bir tarafında yaşayabilen ender canlı türlerindedir.

En küçüğü sinek kuşu denilen 5 cm boyunda iken deve kuşu 2. 7 m boyuyla devasa bir gövdeye sahiptir fakat deve kuşu bu ağırlığı sebebiyle uçamaz.  Gögüs  kafesleri sayesinde uçabilen kuşlar yedikleri besinleri kursaklarında iyice öğütüp saklayabilirler, yavrularını sakladıkları bu besinle besleyen kuşların yanına yaklaştığınızda ürkerek hemen kaçarlar. Çoğunlukla yüksek yerlerde yuva yapan kuşların ağızlarıyla taşıdıkları çalı, çırpının nasıl bir yuvaya dönüştüğünü hep merak etmişimdir. Hatta kırlangıç kuşlarını apartman boşluklarında diklemesine yaptıkları yuvalara insan aklı hala yetmemektedir.

Özgürlüğün simgesi olarak bilinen  bu uçan canlıları örnek alan pek çok insan sırtına taktığı kanatlarla uçmaya çalışırken düşüp ölmüşlerdir. Tıpkı Hazerfan Çelebi gibi dünyanı her yerinde uçma deneyimleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Günümüz teknolojisinin ürünü olan uçakları icat edene kadar uçmak insanlar için imkansızdı.

Kuşların uçabilmelerinin tek sebebi, cüsselerine göre çok hafif olmaları, kemiklerinin içlerinin boş olması, dişlerinin ve idrar keselerinin bulunmaması, ağırlıktan tasarruf etmelerini sağlar. İnsanlar organlarını atıp hafifleyemeyeceğine göre uçmak bir hayalden ibaret olacaktır.

Kuşların üstünü kaplayan tüyler, içlerinde bir hava tabakası tutarak kuşları sıcak ve kuru olarak muhafaza ederken tüylerinin renkleri, yırtıcılardan gizlenmelerine ve rakiplerine gösteriş yapmalarına yardımcı olur. Leyleklerin her yıl aynı yuvaya geri dönmeleri nasıl gerçekleşir hiç merak ettiniz mi? Yuvayı kuran leylek ölse de yavru leylek daha önce hiç görmediği yuvayı hiç şaşırmadan bulur. Tarihte bunu yapabilen başka bir canlıya rastlanmamıştır. Kilometrelerce yol katederek uzak ülkelere gidebilen kuşların her zaman aynı yolu kullandığı bilinen bir gerçektir. Bu yollara göç yolları denilir.

Kuşların büyülü dünyasında beni çeken en büyük olgu ise istedikleri her yere istedikleri zaman gidebilmeleridir. Hiçbir yere bağımlı olmadan özgürce yaşamak fikri çocukluğumdan beri aklımda kurduğum bir düşüncedir.

Kırlangıç kuşlarının peşine takılıp yıl boyunca sıcak iklimlere uçmak, özgürce kanat çırpmak hayali beni pilot olmaya iten en önemli sebeptir. Pilot olmak demek özgürlük demekti.

Askeri okul sınavlarına girdiğim yıl  çok  çalışıp yüksek bir puan almama rağmen fiziksel sebeplerle beni elemişlerdi. Uçmak isteğimi kıramayan bu durum sivil bir kuruluştan eğitim almaya itti beni, özel bir kursu parayla bitirdikten sonra sertifikamı elime aldığımda uçacak bir uçağım yoktu, bir uçak alacak kadar zengin değildim fakat azmin önünde hiçbir şey duramazdı. Yıllar önce tanıştığım – travesti bir arkadaşım kendisine miras kalan parayla bir uçak almış fakat uçuracak bir pilotla anlaşamamıştı. Ben bursa travestileri ile  görüşürken ordan bir arkadaşıma misafir gelen Esra isminde biriydi. Her neyse uçuş sertifikamı ona mail attığımda hemen gelmemi ve onun uçuş kaptanı olmamı istedi benden tabiri caizse uçarak gitmiştim yanına nihayet bir kokpitte dilediğimce uçabilirdim artık, kuşlar gibi özgür ve mutlu bir hayat için kanat çırpıyordum. Kim bilir belki bir gün tüylerim bile çıkardı. Deve kuşu olup yerde gezmek yerine sinek kuşu olup uçmak her şeye bedeldi.

 

 

Sevgi Nedir?

Türk sinemasının dünyada tanınmasını sağlayan Yönetmen Nuri Bilge Ceylan Cannes Film Festivalinde Kış uykusu filmiyle en iyi yönetmen ödülünü kazandı. Avrupa sinemasında her geçen gün Türk filmlerine olan ilgi artarken, bir ödülde Venedik’ten geldi.
71.Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan için yarışan, Kaan Müjdeci’nin filmi Sivas’ın başrol oyuncusu Doğan İzci, filmdeki performansıyla Premio Bastio D’Oro 2014 – En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandı.
11 yaşındaki Aslan adlı bir çocuk ile Sivas isimli bir dövüş köpeğinin, bozkırda geçen hikayesini anlatan Sivas filminin başrollerinde; Doğan İzci ve Çakır yer aldı.
Ben ödülümü yıllar önce izlediğim Cengiz Aytmatov imzalı bir filme vermiştim. Bugün bile izlerken gözlerimden sel gibi yaşlar akıttığım film “Selvi Boylum al yazmalım” filmidir.
İlyas ile Asya’nın aşkı ve İlyas’ın ihaneti yüzünden bozulan evlilikleri içimi burkmaya devam ediyor.
Asya’nın biten evliliğin ardından ona kol kanat geren Cemşit Asya’yı çok sevmiş, İlyas’ın çocuğuna gerçek bir baba olmuştur.
Asya’nın İlyas’a olan aşkını bile bile bekleyen Cemşit, umudunu hiç yitirmemiştir. İlyas’ın ansızın Asya’nın yaşadığı yere gelmesi bu aşkı yeniden alevlendirmiş, İlyas Asya ve oğlunu alıp gitmek istemiştir. Oysa İlyas’la Asya’nın oğulları Samet Cemşit’i baba bilmiş ona bağlanmıştı, Gerçek babasıyla gitmek istemeyen Samet’in durumu Asya’nın kafasında şimşek çaktırmış ve şu sözleri söylemişti. “Sevgi neydi, sevgi emekti.”
Sana emek veren insanlara öylece sırtını dönüp gidemezsin. Örneğin anneni terk edebilir misin? Ya da sevdiğin başka insanları öylece arkanda bırakıp gidemezsin sevdiğin herkesin üzerinde emeği vardır.
1977 yılında Atıf Yılmaz’ın yönettiği Kadir İnanır ve Türkan Şoray’ın başrolleri paylaştığı “selvi boylum, al yazmalım” böyle bir ikilemi anlatan en güzel filmdir ve benim kalbimin ödülünü kazanmıştır.
Hele Cahit Berkay’a ait olan film müziğini beraber yaşadığım travesti arkadaşımla sık sık dinleriz. Bu travesti arkadaşım kendisi antalya travestileri ve samsun travestileri ile çok sıkı fıkı biridir çünki kendisi Samsunlu ama Antalyada yaşıyor. Sevginin emek olduğunu birbirimizin gözlerinden anlarız. İkimiz de birbirimize o kadar çok emek verdik ki, dışardan hoş karşılanmayan bu beraberliğimizin sırrını sadece bir filmde kendini bulanlar anlayabilirler.

Bak Şu Konuşana

Geçen gün televizyonda izlediğim bir program karşısında şok oldum. İki karısını birden öldüren adam kadınların en güvendiği kişi seçilen Seda Sayan karşısında kahraman gibi oturtulmuş soruları cevaplıyordu. İnsan eşini neden öldürür diye soran Seda sanki bir kadının ölümünden değil de kedi yavrusundan bahsediyor gibiydi.( Hoş toplum kadınları kedi kadar bile sevmiyorken kedilere haksızlık olur bu açıklama)
Sefer Çalınak isimli bu katil daha önce de bir evlilik programına katılmış, yeniden kendine eş aradığını ifade etmişti. Salonda bulunanların tepkisi üzerine yayından kovulan bu katili Seda Sayan’ın programa çıkartması kadınlara hakaretten başka bir şey değildir.
Son 3 yılda Ülkemizde 30 travesti ve yüzlerce kadın bu adam gibi akılsızların baş tacı edilmesinden öldürülmüştür.
Avcılar’da öldürülen Seda isimli travesti arkadaşımızın katiline cezai indirim uygulayan hakim de aynı kafa yapısına sahiptir. Savunmasında zaten öldürülen travestiydi demek hangi anlayışa sığar travesti insan değil mi kardeşim katilin katil olduğunu kabul etmek bu kadar mı zor erkeklerin hakim olduğu bir dünyada travesti ya da kadın olmak suç mudur?

Her Ruh Göç Eder mi?

Ruhumuz hakkında bilinen kanıtlanmış bir gerçek olmamasına rağmen pek çok insan ruhun beden değiştirdiğine inanır. Beden değiştiren ruh başka bir bedende tekrar dünyaya gelirken ruhun yeni sahibi genellikle bundan haberdar olmaz.
Müslümanlıkta Bakara suresinin bir bölümünde geçen “Allah’ın varlığını nasıl inkâr ediyorsunuz ki, sizi ölü iken O diriltti, sonra yine sizi O öldürecek, yine sizi O diriltecektir; nihayet ahirette yalnız O’na döneceksiniz”
Ayrıca Vakıa suresinde “Sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmak üzere aranızda ölümü biz takdir ettik. (Bu konuda) bizim önümüze geçilmez.”
İslam dininde bu ayetleri Reenkarnasyona örnek göstermek mümkündür. Bu dünyaya sakat gelmiş engelli ya da fakir bir kişinin başına gelenlere sabretmesine olanak sağlayan ruh göçü ile ilgili bilinen pek çok örnek bulunmasına rağmen hiç birinin ispatı mümkün olmamıştır.
Ruh bazen kadın vücudu yerine erkek vücudunda can bulduğunda kendini kadın olduğu halde erkek gibi hisseden kadınlar, erkek olduğu halde kadın gibi hisseden erkekler ortaya çıktığı tezi öne sürülür bunlara örnek olarak travestileri gösteren bilim adamlarının sayısı da oldukça fazladır.
Hindistan’da kast sistemi ile yaşayan insanlar ruhlarının bir hayvanda tekrar can bulacağına inanırken ülkemizde bir insanın ruhunun yeniden bir insanda can bulacağına inananların sayısı oldukça fazladır. Reenkarnasyon gerçekten var mıdır? Bilinmiyor, bilinen tek gerçek ruhun yaşamının hiçbir zaman son bulmadığıdır.

Kendini Bilmenin Önemi

Hiç kendini bilenle bilmeyen bir olur mu? Kendini bilmek bir erdemdir ve her insanda olduğu söylenemez. Kendini tanımakla ilgili edebiyatımızda çok güzel eserler yer almaktadır.
Bunlardan biri de Türk edebiyatının ilk modern eseri Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanıdır. Romanda kendini diğer insanlardan farklı hisseden asosyal yaşayan Selim’in hayat hikayesi, arkadaş çevresi ve onu ölüme götüren olaylar anlatılmaktadır. Selim kendini anlatan değerleri ortaya çıkarmayarak yıllarca içinde yaşamış ve bir gün patlayarak intihar etmiştir. 1970 TRT Roman Ödülü’nü kazanan Tutunamayanlar küçük burjuva dünyasını ve değerlerini zekice alaya alarak okuyucunun büyük bir kesiminin anlayamayacağı bir dille anlatmıştır.
Kitapta “Kendini çözemeyen kişi kendi dışında hiç bir sorunu çözemez.” diyen yazar insanın kendisini bilmesinin öneminden bahsetmiştir oysa hala pek çok insan kendini hiç tanımadan başkalarının kendisini anlamasını bekleyip durur. Hayatını anlaşılmak uğruna harcarken bir kez olsun kendine dönüp bakmayı akıl edemez.
içinde kopan fırtınalara rağmen olduğundan farklı görünme çabası gün gelir inceldiği yerden kopar.
Başkalarını mutlu etmek isterken kendi hayatını kaçıran insanlar için “Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım: mürekkeple yazmışlar oysa. Ben kurşun kalem silgisiydim. Azaldığımla kaldım.” cümlesini kaleme alır.
Bu dünyada kendin olamadıktan sonra başkaları gibi yaşamanın da bir anlamı olmamalı, Mevlana Celalettin Rumi’nin dediği gibi “Ya göründüğün gibi olmalısın, ya da olduğun gibi görünmeli” körsen, topalsan, kadın ve ya erkeksen, travestiysen, eşcinselsen kalpsiz bir aşağılıksan bile, hatta geri zekalı bile olabilirsin ne olduğunu dünyaya haykırmaktan korkmamalısın.

Kardelen travesti haber

Doğu Toplumlarında kardelen Olmak

Mahsun Kırmızıgül’ün yazıp, oynadığı “Güneşi Gördüm” filmini izleyebildiniz mi? Köyünden koparılıp kent hayatına sürüklenen bir ailenin dramını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren filmde benim en çok etkilendiğim sahne en küçük erkek kardeşin yaşadığı cinsiyet sorunu oldu. Erkek çocuğunun önemli kabul edildiği evin direği kabul edildiği bir toplumda kendini kadın gibi hissetmek ve bunu saklamak gerçeği bu dünyada hiç yaşamamış olmakla eşdeğerdi benim gözümde.
Küçük erkek kardeş hayatı boyunca içinde hissettiği kadınlık duygusunu şehir hayatında tanıştığı diyarbakır travestileri’nden bir travesti ile ortaya çıkarmış ve hissettiği kişi olmaya karar vermişti.
Oysa ki doğu toplumlarında hoş karşılanmayan bu durum gencin bütün hayatını etkilemiş hatta onu ölüme götüren sonu hazırlamıştı. insanlar çogunlukla kabul görmeme duygusu yüzünden hissettiği kişi olmaktansa kendine biçilen rolü oynamaya mecbur bırakılırlar. Günümüz batı toplumlarında aşılan bu sorun maalesef bizim gibi ataerkil yetişmiş doğu toplumlarında gelenek ve göreneklere kurban edilir.
Avrupa’da gaylerin gidebildiği mekanlar hızla artarken pek çok yabancı ünlü cinsel seçimlerini rahatça açıklarken, hatta Hollanda gibi gelişmiş ülkelerde bu insanların evlenebilmesinin bile önü açılmışken, biz öğrendiğimiz kuralların dışına çıkamıyoruz. Aklımızın bir köşesi onlara hak verse bile fikrimizi uluorta savunamıyoruz.
Filmdeki gencin kendini bir kardelen çiçeği gibi görmesi, kardelen gibi güneşi gördüğü an ölmesi hepimizin içini burkarken duyarsız kalmaya devam edebiliyoruz. Toplum bireylerin bir araya gelmesiyle oluşan sosyolojik bir birliktir. Bireyler toplumun mihenk taşıdır. Bireylerin mutlu olduğu toplumların ömrü uzarken, bireylerin kendilerini perdelediği toplumlarda kadın- erkek eşitsizliği, cinsel sorunlar, aile içi şiddet, ensest ilişkiler alıp başını gider, tıpkı günümüzde ülkemizde yaşadığımız sorunlar gibi bireyi olduğu gibi kabul etmeyen toplumların içinde yaşayan bireyler hep eksik ve yaşamamış hissederler bu dünyayı güneşi gören kardelenler gibi solup gitmeye mecbur bırakılırlar.
ALS Hastalarının Kaderi
Dünyanın en zengin insanı Bill Gates ekranların karşısına çıkarak kafasından aşağı bir kova buzlu suyu dökünce şaşırıp kaldı herkes ne anlatmak istediğini anlamak yerine haberlere ne kadar konu olduğuna baktık.
ALS hastaları için başlatılan buzlu su kampanyası bizim mankencik ve sözde artistlerin reklamı haline döndü. Hergün ünlü dediğimiz kişiler kamera karşısına geçip başlarından aşağı bir kova buzlu suyu boca ediyorlar. Oysa pek çoğunun yardım kampanyasına bir kuruş bile bağışlamadıkları açıklandı. zaten kampanya ya başından aşağı bir kova buzlu su dök ya da bağış yap diyordu onlar buzlu suyu tercih etti.
Her şeyi abartma hastalığına yakalanan bu kişilere sorsan ALS nin ne olduğunu bile tanımlayamazlar.
“Amyotrofik lateral skleroz.” Motor nöron hastalığı olarak da bilinen, merkezî sinir sisteminde, omurilik ve beyin sapı adı verilen bölgede motor sinir hücrelerinin (nöronlar) kaybından ileri gelen bir hastalık türü ALS. Ortalama 40 ila 70 yaş arası kişilerde çizgili kasların güç kaybı ve hantallığı ile gözlemlenen ALS hastalığı ortalama iki ila beş yıl süresinde tamamıyla kas kontrolünün bittiği nörolojik bir hastalık olarak bilinirken maalesef bizim sözde ünlülerin yaz eğlencesi durumuna düştü.
Sosyal sorumluluk alanında hiç birşey yapmayan bu kişiler iş reklama gelince meydanlarda cirit atıyorlar, bedava reklam baldan tatlıymış. Biz bu birden parlayıp sönen reklam furyalarını medyada yıllardır izliyoruz. Oysa ki bu denli önemli bir hastalığın ne olduğunu açıklayan tek bir ünlü bile çıkmadı, sıcak yaz günlerinde kafana buzlu suyu dökersen serinlersin oh ne ala hayat gelin bu kampanyayı kışın yapın, kimseden ses çıkmaz maazallah hasta olup narin ses tellerini üşütürler. Konserlerinde o buğulu sesleriyle çığırıp, milyonları peşlerinden sürükleyemezler.
Geçenlerde erkek ve dişi olmayan bilimsel açıklamalarda erdişi diye tanımlanan travesti bir arkadaşım kafasına sıcak su döküp duş almış, bizim medya suyun buzlu olduğunu zannedip haber yapmış. hıyarlık bazen böyle parayla da yapılabiliyor.KardelenKardelen

12 Film hala bu yaz için sabırsızlanıyoruz

Yılın ikinci yarısında devam ile, o da ancak hepsi de üzerinde yaz film sezonu beyan cazip. Biz sadece hala gitmek için birkaç büyük filmleri var olsa da aslında tüm başlıkların dört ama gördüm rağmen, hala tahliye edilecek bağımsız filmler (Ben kefilim en az bir mükemmel bir seçenek ile, bazı ilginç seçenekler sunuyor yaklaşan liste). Gibi, ben size yine de şimdi arasına sabırsızlanıyoruz 12 sinema ve Ağustos sonuna vermek için bu ayırın düşündüm. Sadece üç mükemmel yeni sürümleri isim, çocukluk çağı arasında, Maymunlar Cehennemi Dawn, ve yaşamın kendisi görmek için, ama şimdi sana tahmin etmek diğer bazı şeyler vereceğim şimdi bol dışarı var. Eğer zorunluluk görür gibi hala takvimler aşağı işaretlenmiş olması gereken bir düzine film … 12 göreceksiniz aşağıda. Ben Origins – Ben bu bilim kurgu çalan indie drama büyük bir hayranı değilim rağmen, kesinlikle ilginç ve görülmeye değer. Film yapımcısı Mike Cahill bana başka Dünya’nın etrafında son kez etkilendim, bu yüzden bir Michael Pitt, bu sefer yıldızı olsa da, bir kez daha Brit Marling özellikleri bu yeni birini kontrol etmelisiniz sevdim herkes.

Travesti arkadaşlar bir dramada rol alır mı?

Bu önümüzdeki hafta kendi rollout başlar. . 11. Aşk Strange – Tribeca Film Festivali’nde Geri gördüm ve çok bu küçük ölçekli bir aşk hikayesi zevk. Eski bir çift New York’ta bunu yapmaya çalışıyorum John Lithgow ve Alfred Molina de burada mükemmel. Orada bana güven, görülmeye değer. Ağustos ayının sonunda vurur. . 10 A Most Wanted Man – biz hiç geç büyük Philip Seymour Hoffman göreceğiniz son performanslarından biri bu gerilim olduğunu. Bir noktada bu potansiyel bir ödül oyuncu olarak düşünüldü, ancak Sundance Film Festivali’nde alımı bu yılın başlarında oldukça sessiz. Yine de gelecek ayın başında açılır ve kontrol dışarı değer olmalıdır. 9 I Love One -. Ben yağma olmaz arsa katlanmış bir dizi sıradışı bir dramedy, o Tribeca ilgimi çekti. Mark Duplass ve Elisabeth Moss sadece filmde tek millet hakkında olarak güçlüdür. Ağustos ayının ortasında dışarı ve izleyiciler için hız seçeneği güzel bir değişimdir. . 8 Calvary – önceki.